DUYURULAR
  • 1 Aralık 2021

    Bursluluk Başvurularımız Başladı!

    15-16 Ocak tarihlerinde okul bursluluk, 8-9 ocak tarihlerinde kurs bursluluk sınavlarımız bulunmaktadır. Bursluluk sayfamızdaki ilgili formları doldurarak başvurunuzu yapabilirsiniz. Bursluluk başvuruları için tıklayınız.

  • 1 Aralık 2021

    Aralık Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Aralık 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Kasım 2021

    Kasım Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Kasım 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Ekim 2021

    Ekim Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Ekim 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Eylül 2021

    Eylül Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Eylül 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

DOĞRU STATÜ EĞİTİM KURUMLARI
ÇOCUĞUN KİŞİLİK GELİŞİMİ VE TELEVİZYON


  • 10 Ocak 2020

alt

“Eski dünyada çocuk annesinin eteğinin dibinden ayrılıyor ve doğrudan yetişkinlerin dünyasına geçiyordu. Çocukluk ve gençlik çağını hızla aşıyordu. Çocuk hemen küçük bir adam oluyor, erkekler gibi-kızsa kadınlar gibi giyiniyor, boyunun dışında bir ayrım olmadan onların arasına katılıyordu. Tam anlamıyla artık yetişkin ve ergen çocuklar vardı (…) Eğitimcinin okuldaki rolü, aileden daha fazla değildi. Yetişkinlerin durumuna hazırlık, çıraklıktan geçiyordu… Bu koşullarda, çocukların yedi yaşına doğru terk ettiği ailenin kendi üyeleri arasında neden güçlü sevgi bağları kuramadığı anlaşılıyor” (Philippe Ariés, Çocukluk Yüzyılları).

“Tüm çocukluk boyunca süren yetişkin kimliğini alma, bir yerde kendi içindeki çocuğu yavaş yavaş öldürmedir. Endüstriyel toplumların yetişkin insanları, çocukluğun tüm belirgin niteliklerini yitirdiler: oyun, merak, şaşırma yeteneği, oyun ve fantezi yeteneği. Artık o ruhsal ve duygusal açıdan ne yetişkin bir birey, ne de çocuktur; endüstriyel ürünlerin artıklarıyla fantezi yaşamını besleyen edilgin ve suçluluk duygusu içinde bir insandır, oyun biçimleri yozlaşmıştır, etkinliği makineleşmiş bir çalışmadır ve saldırgan eyleme geçebilir. İlkel denilen toplumdaki insan, hiç değilse kimi kültürlerde, kendi çocukluğunun tadını çıkarıyordu elbette tam bir gelişme olanaklarına sahip olmayan bir çocukluk ve topluma katılma, bu çocukluğa son veriyordu” (Gérard Mendel, Son Sömürge Çocuk).

alt
"Seyircinin kaderi, televizyon karşısında devamlı olarak oturmak ve hep susmaktır."

Çocuğun kişiliği, kendisine örnek aldığı yetişkinlerle kurduğu sürekli ilişkilerden çıkan bir sonuçtur. Çocuk başlangıçta anne-babasını örnek alarak, onlarla özleşerek kişilik geliştirir. Diğer bir ifadeyle çocuğun kişiliğinin gelişmesi ailede başlar. Toplumsal normlar orada öğrenilir. İlk beş yılda aile, bilinçli ya da bilinçsiz bir şeyler öğretir. Bu dönem, çocuğun ilk sosyalleşme dönemidir. Çocuk, değerleri, duyguları ve statü beklentilerini ailenin her üyesiyle olan deneyimleri yoluyla öğrenir. Çocuğun din eğitiminin önemli bir kısmı da aile kurumunun içinde verilir. Dinsel törenler, dualar ailede öğretilir ve diğer dinsel ayinlerde genellikle aile içinde yerine getirilir. Ayrıca çocuk ya da ergenin anti-sosyal davranışlarının ailece denetlenmesi de onun sosyalleşmesini içerir. Çocuğun ilk kez ödüllendirilmesi ve cezalandırılması, kendisi hakkındaki ilk duyuru ve ilk davranış örnekleri aile içinde deneyim durumuna gelir ve bütün bunlar temel kişiliğin gelişimine yardımcı olur.

İlk beş yıldan sonra çocuğun sorumluluğunu okul alır. Çok az sayıda öğretmen, çocukla ana babası gibi derinlemesine bakımını üstlenir ve çocukta kalıcı iz bırakır. Bu durum ergenlik döneminde değişir varlığını koruyamaz. Ana baba artık kusursuz örnek olmaktan çıkar. Ergenlik dönemindeki genç eleştirici gözle baktıkça beğenmediği, kendine aykırı geldiği, üzerinde ana babasıyla tartıştığı pek çok durumu yaşamaya ve yaşatmaya başlar.

Seyirci, televizyonla başlayan iletişim sürecinin sürekli durağan tarafındadır. Seyircinin kaderi, televizyon karşısında devamlı olarak oturmak ve hep susmaktır. Programın kalitesi, düzeyi ne olursa olsun, fert televizyon karşısında daima edilgen alıcı konumunda kalmakta; bu durum onda uzun dönemde zihin dinginliği, düşünce pasifliği, dikkat dağınıklığı, yalnızlık hissi, özyapı silikliği, cesaret noksanlığı, zaman israfı gibi pek çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.

“Birey için televizyona karşı duyarsız ve tepkisiz kalmak pek mümkün değildir. Bu bir bakıma insanın doğasına aykırıdır. Çünkü kişi, harici ve dâhilî şartlarda oluşan dürtülere karşı daima tepki gösterir. Işık gözlerine ulaşır, sesler kulaklarına gelir, kokular burnuna dolar, hava akımı tenine temas eder, ani sancılarla midesi kasılır, cisimler diline dokunur, salgılar kan dolaşımına karışır ve hatta düşünceler bile zaman zaman onu etkiler. Her durumda bu dürtüler, algılamaları harekete dönüştüren sinir uçlarını güçlendirir” (Cereci, 1996: 36).

“Televizyonun çocuklar için hiç yararlı etkisi yok mudur? Var elbette. Televizyon, dil gelişimini hızlandırır, söz dağarcığını artırır. Sözle görüntüyü birleştirdiği için TV çocuğu kolay etkiler, kalıcı izler bırakır. Örneğin sözle görüntüyü ustaca ve en ekonomik biçimde sunan reklamları çocuklar hemen kapar ve papağan gibi yinelerler. Söz kalıplarını atasözü gibi benimserler; müziği çabucak tanırlar. Televizyon, çocukların bilgisini artırır, hayal alanını genişletir. Çocuk tıpkı oynarken öğrendiği gibi TV başında eğlenirken öğrenir. Görüp duyduğunu yutarcasına içine alır. Büyülenmiş gibi bakarken uslanır, oyalanır ve ana babasına sorun olmaktan çıkar. Bu bakımdan TV iyi bir avutucu, iyi bir çocuk bakıcısıdır” (Yavuzer, 1986: 80).

“1987’de İngiltere’de Bağımsız bir TV Kuruluşu tarafından yapılan, çocukların TV seyretme alışkanlıklarının ve bunun suç ortamı içerisinde kendine güven duygusuyla ilgisinin araştırıldığı bir çalışma, macera filmleri de dahil olmak üzere çok fazla büyüklere yönelik film ve TV programı seyreden çocukların, kendileri düşmanca bir davranış veya şiddet hareketleri ile karşılaştıklarında çok daha cesurca davranabildiklerini ortaya koymuştur. Bu çocukların ayrıca iğne olmak veya lunaparkta korkutucu makinalara ilk defa binmek gibi cesaret isteyen olaylarla karşılaştıklarında da daha cesur olabildikleri görülmüştür” (Turam, 1996: 101).

alt
"Televizyonun büyükler ve küçükler üstündeki etkisi keyif verici ilaçların etkisine benzer."

Bu olumlu etkiler yanında televizyon seyretmenin göze çarpmayan ama uzun sürede ortaya çıkan önemli sakıncaları da vardır. Televizyon seyretme büyük küçük herkes için ama özellikle çocuklar için şu zararları sonuçları yaratır. Çocuk pasif bir seyirci rolünü benimser; gördüğü ile yetinir. Algıladıklarını seçme, ayıklama, değerlendirme için zamanı yoktur. Programın hızlı akışı buna olanak tanımaz. Aslında hayal ile gerçeği ayırt etmekte güçlük çeken küçük çocuklar televizyon ekranında gördüklerini mutlak gerçekler olarak benimser. Çocuk en iyi sorarak ve kendi deneye yanıla öğrenir. Ekrandan sürekli bombardımana uğrayan genç anlayamadığı, iştirak edemediği birçok uyaran altında adeta ezilir. Görüp duyduklarını çarpıtarak algılar. Bu nedenle televizyon çocuğu tek yönlü kıskacına alır, düşünmeye fırsat tanımadan egemenliği altına alır. Televizyonun büyükler ve küçükler üstündeki etkisi keyif verici ilaçların etkisine benzer: Azı uyarıcı, çoğu uyuşturucu etki yapar.

“Günümüzde üstünde çok durulup, çok tartışılan konulardan biri TV ve saldırganlık ilişkisidir. Bu konuda pek çok araştırma yapılmış ve yapılmaktadır. Elde edilen bulgular toplu olarak değerlendirdiğinde TV seyretmenin çocuklar üzerinde saldırganlığı artırıcı etkisi olduğu ortaya çıkmaktadır. Vurdulu kırdılı, kavgalı dövüşlü, öldürmeli filmlerin çocukları daha saldırgan yaptığı birçok deneysel araştırma ile ortaya konmuştur. Örneğin: Bir küme yuva çocuğuna yaralaması, öldürmesi bol olan filmler, bir kümeye de içinde saldırgan sahneler bulunmayan filmler göstermişler, daha sonra da her iki kümede yer alan çocukların oyunlarını gözlemişlerdir. Sonuçta kavgalı, dövüşlü film seyreden çocukların birbirine daha çok sataşıp vurduğu, daha çok itişip kakıştıkları saptanmıştır.

Çocuklar gerçekle gerçek olmayanı ayırt etmekte güçlük çekerler. Gözleri önünde olup bitenin bir oyun veya temsil olduğunu bilmez, gerçek sanırlar. Hatta çok küçük çocuklar, ekrandaki insanların hayal ve görüntü değil, TV kutusu içine girmiş gerçek insanlar olduğuna inanırlar. Çocuklar gördüklerine öykünür, Süpermen gibi uçmaya çalışır, kavga sahnelerini arkadaşları üzerinde denemeye kalkışırlar” (Öztürk, 2012: 70-71).

“A.B.D’de bir çocuk 18 yaşına gelinceye değin TV’de en az 30 bin adam öldürme olayı seyretmektedir. Sürekli tabanca, bıçak, yumruk kullanıldığını gören çocuklar sorunları çözmenin tek yolunun saldırganlık ve şiddet olduğuna inanabilirler. Öldürme olaylarını bir süre sonra kanıksar; duygusal tepkileri kütleşir, olağan dışı durumları bile olağan karşılama eğilimi geliştirirler. Küçük çocuklar kanlı, öldürmeli, boğmalı sahnelerle dolu filmlerden korkup sinerler, gece ve gündüz korkuları geliştirebilirler. Özellikle yalnız başına TV seyreden çocuklar olup bitenleri çok değişik yorumlayabilirler.

Başka gözlemler okul çağı çocuklarının da değişik şekillerde etkilendiğini ortaya koymuştur. Örneğin korkak bir çocuk, saldırgan sahneleri seyredince, saldırgan, vurucu, kırıcı olmuyor; tersine korkusu ve ürkekliği artıyor. Öte yandan haşarı, öfkeli, geçimsiz bir çocuk TV’de gördüklerini arkadaşları üzerinde denemeye kalkıyor. Başka bir deyimle her çocuk kendi kişiliği doğrultusunda etkileniyor. Sevgi ve barış içerisinde yaşayan bir ailede çocuk, TV’de gördüklerini hemen uygulamaya kalkmıyor. Öte yandan tartışma, dövüşme ve sövüşmenin olağan sayıldığı evlerde yetişen çocuklar sorunlarını kavga ve zor kullanarak çözmeye daha yatkınlaşıyor, TV’de seyrettikleri yöntemleri denemeye girişiyorlar” (Yavuzer, 1986: 83).

“Bir kuşak öncesi çocuklar Hacivat’la Karagöz’ün esprilerine gülerken, günümüzde çizgi film kahramanı, seyircisini güldürebilmek için karşısındakine dinamit lokumları atmaktadır. Yapılan araştırma bulgularına göre, çok televizyon seyreden çocuklar az seyredenlere; içinde saldırganlık görüntüleri bulunan filmleri seyreden çocuklar bu filmleri seyretmeyenlere oranla daha fazla saldırgan davranışlarda bulunmaktadırlar. Sonuçlar, şiddet ve adam öldürme filmlerini seyreden çocukların okulda daha fazla saldırgan olma eğilimi gösterdiklerini vurgulamaktadır” (Öztürk, 2012: 72).

"Anketler televizyon kanallarında saat başına ortalama 32 şiddet sahnesinin sergilendiğini ortaya koymuştur."

Medyada, özellikle görsel medyada şiddet, geçmişten beri üzerinde önemle durulması gereken toplumsal bir sorun halini almıştır. Bugün gelişmiş modern toplumlarda da şiddete yönelik yayınlar ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Televizyondaki şiddetin gerçek hayattaki sonuçları Amerika Birleşik Devletleri’nde kırk yıldır üçten binden fazla araştırmanın konusu olmuştur. Ülkemizde yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen raporda televizyon filmlerindeki şiddet unsuru %62’lik bir oranla dünya televizyonlarındaki yoğunluğa ulaşmış durumdadır. Anketler televizyon kanallarında saat başına ortalama 32 şiddet sahnesinin sergilendiğini ortaya koymuştur.

“Bir kutu kola içip susuzluğunu giderdikten sonra boş alüminyum kutusunu şevkle sıkıp öyle çöp kutusuna atan kişinin çevresine yaydığı “Şiddetimi seviyorum!” mesajının ürkütücülüğünü düşünün bir kere. Bir de kendisine bir bardak su getiren kişiye “Su gibi aziz ol” diyen yaşlı yüzün, sevecen, ılık ılık yumuşaklığıyla gelen iyi dileğin yarattığı ortamı gözlerinizde canlandırın.

Ninni ile rahatlatılan, masal ile başka dünyaları taşınarak sakinleştirilen çocuklara karşılık, anne babalar da son moda müzik parçaları eşliğinde TV’den yeni dünyalara yelken açıyorlar. Bu arada da uyuşturulan kitlelerin üzerinde medya patronları ve siyasi güç odakları, el ele, gönül birliği içinde, günlük ve uzun vadeli kararlarını demokrasinin hiçbir kuralına uymadan, uyuklayan kitlelerin uyanık önderleri olarak uyguluyorlar. Kitle iletişim araçlarından gelen en temel mesaj: “İyi Uykular!” (Rigel, 1991: 12).

“Özellikle çocukluktan gençliğe geçiş çağındaki kişilerin, ilgilendikleri fakat tanımak için bilgi kaynaklarının pek az olduğu, kendilerini bekleyen yetişkinler dünyasına, yani geleceklerine karşı geliştirdikleri tavırların, büyük ölçüde televizyon seyirlerinden etkilendiği çeşitli araştırmalarla belgelenmiştir. Birçok dizi filmin ana malzemesini oluşturan incir çekirdeğini doldurmaz konulardaki kişiler arasındaki anlaşmazlıkların ve çelişkilerin çocuklarda daha çok erken yaşlarda yaşamın karmaşıklığı ve sıkıntıları konusunda yanlış yönlendirmeler doğurduğu ve gelecek konusunda kuşkulu bir bekleyiş içine soktuğu da bu saptamalardan biridir. Özellikle on üç, on dört yaşındaki kızlarda, seyrettikleri büyükler için filmlerin bir yan etkisi olarak, belirgin bir büyüme korkusu saptanmıştır. Erkek çocuklarda ise seyredilen film oranı ile metalara değer verme oranı aynı doğrultudadır. Diğer bir ilginç bulgu da bu çocukların gelecekte ne iş yapacaklarından çok, nelere sahip olmak istedikleri ile daha çok ilgilendikleridir” (Çetinkaya, 1986: 10).

"Ergenler hoşlarına giden olay ve davranışları olduğu gibi kabul etmek eğilimindedirler."

Bütün bu kararsızlıklar ve çatışmalar arasında kalan ergenler televizyon alıcılarından yayılan görsel ve yapay ihtişamın büyüleyici etkisine çok kolay kapılabilmektedirler. Ergenler bu yapaylığın farkına varmakta zorlandığı gibi, hoşlarına giden olay ve davranışları olduğu gibi kabul etmek eğilimindedirler. Ekranda seyrettiklerini yargılamadan, sorgulamadan, akıl süzgecinden geçirmeden kabul etme eğilimindedirler. Hatta seyrettiklerini hayal güçleriyle süsleyerek görmek istedikleri gibi görmektedirler.

“Televizyonu çocukları ile birlikte seyreden büyüklerin ekrandaki şiddet örneklerini eleştirmelerinin sözü edilen olumsuz etkileri azalttığı saptanmaktadır. Ancak, yetişkinler eleştirseler bile, çocuklar saldırganlığın davranış yollarından biri olduğunu öğrenmeyi sürdürüyorlar. Sonuç olarak, televizyondaki saldırganlığın çocuklarda saldırganlığı arttırdığı gerçeği üzerinde bütün araştırmacılar görüş birliği içindeler. “Dediğimi yap, yaptığımı yapma!” kuralının psikolojik açıdan geçersiz olduğu görülüyor; çünkü gözlemlenen davranışın dinlenilen sözden daha etkili olduğu kesin” (Öztürk, 2012: 75).

“Bugün bütün çocuk ya da gelişim psikolojisi kitaplarında yer alan “televizyon ve saldırganlık” konusu da bunlardan biri ve başta gelenidir. Öyle ki, saldırganlık psikolojisi (ya da sosyolojisi) deyince akla hemen televizyonun gelmesi artık bir zorunluluktur. Hem de, televizyondaki saldırganlık örneklerinin denetlemesi ve azaltılması yönünde ciddi önlemler alınmasını “acilen” isteyecek kadar. Çünkü araştırma sonuçları korkunç!” (Onur, 1986: 3).

“Sonuç olarak, porno ve şiddet konulu filmlere adı “ahlak ve değer kaybı” olan yaygın bir hastalığın belirtileri gözüyle bakılabilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, yarının erişkinlerini meydana getirecek çocuk ve gençlerimizin ruh sağlığı yerinde, dengeli ve uyumlu birer birey olarak yetişmeleri, büyük ölçüde çocukluk yıllarında aldıkları uyarımlara bağlıdır. Bu nedenle salgın halinde yaygınlaşan video kaset üretiminin öncelikle devlet denetimi altında gerçekleştirilmesi ve gerçek sansürün özdenetim (oto-kontrol) yoluyla büyük bir sorumluluk anlayışı içinde anne babalar tarafından yapılması gerekmektedir” (Öztürk, 2012: 76).

"Televizyon, yetişkinlerin hazırladığı, denetlediği malzemeyi aktarır."

Televizyonu çocuk merkezli bazı yaklaşımlar çerçevesinde değerlendirmek gerekirse: Çocuk hiçbir ön bilgi edinmeden iki üç yaşından itibaren kendisini televizyonun karşısında buluyor. Televizyonu dinliyor, bakıyor ve imgelerin akışında kayboluyor. Televizyonun gösterdiği her şeye bakan çocuk, seçme yapamaz. Televizyon, yetişkinlerin hazırladığı, denetlediği malzemeyi aktarır. Meraklı olan çocuk, nelerden kuşkulanacağını ve neleri ayıklaması gerektiği bilincinden yoksundur. Yetişkinlerin hükmettiği bilgi hakkında fikir sahibi değildir. Çocuklar neyi, nasıl ve niçin seyredeceklerini bilmeden, karar vermeden televizyon seyircisi olurlar.

“Televizyon sayesinde çocukların önceki dönemlere göre “daha iyi bilgilendirildikleri” doğrudur. Çocuğun yetişkinin bilgisini bilmesi, onun yetişkinliğe geçtiği ve çocuk dünyasından uzaklaştığını gösterir. Televizyonun ötesinde çocuğun hızla yetişkin dünyasına kayması hepsinden daha önemlidir. Çocuk, medya bağımlısı olmuşsa, yetişkinlerin kontrolündeki medya aracılığı ile yetişkinlerin dünyasına yönelmek zorunda kalır. Bu noktaya çocuk nasıl geliyor? Televizyonun sırrını çözemeyen çocuğun aşırı televizyon bağımlısı olmasının ilk nedeni aile içi iletişimsizlikten kaynaklanıyor. Yapılan araştırmalara göre en çok televizyon seyreden çocuklar bu tür çocuklardır. Çocuk, kendisini ifade etme şansını bulamadığı aile ortamında ise televizyona sığınıyor. Televizyon seyretmede gösterdiği ısrar ise bağımlılığa neden oluyor.

Bunun yanında en az televizyon seyreden çocukları düşünelim: Bu çocuklar oyun oynama şansına sahipler. Oyun yerleri vardır. Hafta içi veya hafta sonu ayrımları da genellikle yoktur. Bütün dünyada televizyon en fazla hafta sonlarında seyredilir. Televizyon tutkunları adeta televizyondan başka bir eğlence düşünmezler. Televizyon Showlarını hiç zorluk çekmeden, üstelik ücret de ödemeden seyretmek onlar için bir tiryakiliktir. Bu ailelerin çocukları da televizyondan kaçamazlar. Aile, hafta sonları bir araya gelebildiği için bu adeta zorunluluğa dönüşür.

Televizyon bağımlısı ailelerde çocuğun oyun alışkanlığı ve oyun düşüncesi de kayboluyor. Yapay ortamlarda, yapay kurgularla oyun oynamaktan öte oyun ilgileri olamıyor. Çünkü çocukların oyunlarının yetişkin meşguliyetine dönüşmesi, “yetişkinlerin dünyasından ayrı bir dünya biçimi” olmadığından kaynaklanıyor” (Şirin, 2015: 46).

Çocuğun televizyona bu denli bağlanmasının bir diğer nedeni de evin dışında yaşama şansının, oyun alanlarının giderek daralmasında veya kaybolmasında aranmalıdır. Sosyalleşme ortamlarının evin dışında azalıyor olması çocuğun kendi varlığının farkına varması kendini tanımasını giderek imkânsız kılıyor. Arkadaş ilişkilerinin hem nicelik hem de nitelik bakımından değişiyor olması ve yetersizliği çocukta güven duygusunun zedelenmesinde zemin hazırlıyor. Yeteneklerinin farkına varamayan çocuğun televizyon bağımlılığı artar. Vaktinin çoğunu okul ortamında harcayan çocuk okulun kuru, durağan yapısından dolayı televizyonu tercih etmektedirler. Giderek doğal ortamlardan uzaklaştırılan, hayattan kendilerini soyutlayan eğilimlere bürünmeleri kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

KAYNAKÇA

ONUR, Bekir. “Gelişim Psikolojisi, Yetişkinlik-Yaşlılık-Ölüm”, Onuncu Baskı, İmge Kitabevi.
YAVUZER, Haluk. (1985). “Çocuk Psikolojisi”, Otuz Altıncı Baskı, Remzi Kitabevi
ÖZTÜRK, Hüseyin Emin. (2012). “Kişilik Gelişimi Açısından Çocuk ve Televizyon”, İkinci Baskı, Nar Yayınları
ŞİRİN, Mustafa Ruhi. (2015). “Gösteri Çağı Çocukları”, İkinci Baskı, İz Yayınları
TURAM, Emir. (1996). “Ekranaltı Çocukları”, İrfan Yayıncılık
CERECİ, Sedat. (1992). “Televizyonun Sosyolojik Boyutu” Şule Yayınları
ÇETİNKAYA, Yavuzer. (1986). “Televizyon Karşısında Düşünürken”, Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 152
RİGEL, Nurdoğan. (1991). “Elektronik Rönesans”, Der Yayınları
Philippe Ariés, Çocukluk Yüzyılları
Gérard Mendel, Son Sömürge Çocuk