DUYURULAR
  • 1 Aralık 2021

    Bursluluk Başvurularımız Başladı!

    15-16 Ocak tarihlerinde okul bursluluk, 8-9 ocak tarihlerinde kurs bursluluk sınavlarımız bulunmaktadır. Bursluluk sayfamızdaki ilgili formları doldurarak başvurunuzu yapabilirsiniz. Bursluluk başvuruları için tıklayınız.

  • 1 Aralık 2021

    Aralık Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Aralık 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Kasım 2021

    Kasım Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Kasım 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Ekim 2021

    Ekim Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Ekim 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Eylül 2021

    Eylül Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Eylül 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

DOĞRU STATÜ EĞİTİM KURUMLARI
GEÇMİŞİMİZ, GELECEĞİMİZ HEP FİZİK


  • 18 Ekim 2019

alt

Varlığımızı evrende gerçekleştirmeye başladığımız andan itibaren insanoğlu olarak hep merak ettik. Merakımızla birlikte hep aklımızdaki sorularla evrene bakıp, sorulara cevap aramaya çalıştık. Ne? Ne zaman? Nerede? Nasıl? Derken varlığımızı ispatlamanın bir çabasıydı sanki bütün bu soruların cevabını aramak. Ve tabi ki alacağımız cevaplar bizi biz yapacaktı. O zaman her şeye değerdi bunların cevabını bulmak. Haydi o zaman evrendeki var oluşumuzu anlamlandırmak için, geçmişten geleceğe nasıl evreni betimlediğimiz üzerine biraz gezintiye çıkalım.

Stephen Hawking’in “Zamanın Kısa Tarihi”nde bahsettiği üzerine, çok eski ama çok eski tarihlerin içindeki günlerden bir gün, ünlü bir bilim insanı olan Bertrand Russell, Dünya’nın Güneş’in etrafında nasıl döndüğünü ve Güneş’in de galaksimizin, dev bir yıldız topluluğunun merkezi etrafında nasıl döndüğünü, halka açık olarak ders veriyormuş. Arka sıralardan gelen bir ses “Bize anlattığın her şey saçmalık. Dünya aslında dev bir kaplumbağanın sırtında duran bir düzlükten ibarettir.” Demiş. Bilim insanı gülümseyip cevap vermiş: “Peki, kaplumbağa neyin üstünde duruyor?” “Sen çok zekisin, genç adam çok…” demiş yaşlı kadın. “En aşağıya kadar hep kaplumbağa var işte!”

Evreni sonsuz sayıda kaplumbağadan oluşmuş bir kule olarak düşünmek günümüzde, bize nasıl çok saçma gelmektedir değil mi? Ancak, evren hakkında neyi, nasıl bilebileceğimizi, nereden geldiğini, nereye gittiğini, başlangıcının nasıl olduğunu ve başlangıçtan önce bir hiç miydi yoksa öncesinde bir şeyler olmuş muydu? Zaman kavramı evrenin oluşumunda tam olarak ne zaman başlıyordu, zamanın bir başlangıcı var mıydı? Yoksa zaman konusu bizim sınırlı düşüncelerimizin bir ifade ediliş tarzı mıydı? Zaman ne zaman doğmuştu ve zamanın da bir sonu gelecek miydi? Diye düşünürken, eski tarihten günümüze olan serüvenimizde bu soruların bir kısmına cevap verebiliyoruz. Bir kısmı da halen daha merak konusu olarak bilim insanlarının çalışmaları olarak devam ediyor.

M.Ö. 340’larda Yunan Filozofu Aristoteles “Gökyüzü Üzerine” adlı kitabında Dünya’nın düz bir tepsi değil, yuvarlak bir küre şeklinde olduğunu; ay tutulmalarının nedeninin, dünyanın Güneş ile Ay arasına girmiş olduğundan kaynaklandığını ve Dünya’nın Ay üzerine düşen gölgesinin her zaman yuvarlak olmasının ve bunun ancak Dünya küre şeklinde olursa oluşabileceğini çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Ancak bunun yanı sıra Dünya’nın hareketsiz olduğu, Güneş’in, yıldızların, Ay’ın ise dünyanın etrafındaki dairesel yörüngelerinde hareket ettiklerini düşüncesindeydi. Bu düşüncenin gelişmesi M.S. ikinci yüzyılı bulacaktı.

Ptolemaios’a göre, merkezde Dünya vardı, onun etrafında da sekiz tane kubbe vardı. Bunlar Ay, Güneş, yıldızlar ve o dönemde bilinen beş gezegen, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’den oluşuyordu. Bu model gökyüzündeki cisimlerin konumlarını tarif etmek açısından doğru sonuçlar sağlıyordu. Ancak Ay’ın izlediği yörüngedeki konumundan dolayı bazen Dünya’ya daha yakın olmasını açıklamakta zorluklar yaşıyordu. Yine de bu model kutsal metinlerdeki yazımlarla uyumluydu. Bu tarihten günümüze biraz daha yaklaşacak olursak eğer 1514 yılında Polonyalı rahip Kopernik’e göre merkezde Güneş sabit duruyordu; Dünya ve gezegenler döngüsel yörüngeler izleyerek Güneş’in etrafında hareketlerini gerçekleştiriyorlardı. Onun bu düşüncesinin ciddiye alınması için bir yüzyıl geçmesi gerekiyordu.

1609 yılında Galileo, yeni icat edilen bir teleskop ile geceleri gökyüzünü gözlemlemeye başlamıştı. Jüpiter’e baktığında yörüngesinde küçük uydu veya ayın döndüğünü görmüştü. Bunun yanı sıra Kepler gezegenlerin daire biçiminde değil, eliptik bir şekilde hareket ettiğinden bahsediyordu. Tahminler ve gözlemler doğruluğunu ispat etmekteydi.

Sir Isaac Newton cisimlerin uzay ve zamanda hareketlerinin matematiğini geliştirmişti. Bunun yanında evrensel kütle çekim yasasını ortaya koyarak evrendeki her cismin tüm diğer cisimlere doğru belirli bir kuvvet ile çekilmekte olduğunu söyleyerek birçok şeyin başlangıcını oluşturmuştu. Tabi ki bu da ardından birçok soruyu beraberinde getirmişti: Evren, sonsuz durağan bir evrenin varlığı mıydı; yoksa sonlu bir zamanın başlangıcından mı oluşmuştu?

Evrenin başlangıcı konusundaki sorular ve evrenin tanımı evren içerisinde olan bir olay hep daha önceki bir olayın ona neden olmasıyla açıklanmış ancak; bu bir başlangıç varsa eğer açıklanabilmiştir. Felsefeden tutun da var olan tüm dinlerin bütün bu sorulara hazırlamış olduğu cevaplar vardı. Bu sonuca varmak belki de insanın her konuda bir sonuca varmak tutkusuydu.

Bütün her şey yaşanırken duran evrenin içinde, evrenin de durağan olmadığını bu arada Edwin Hubble 1929 yılında yaptığı çığır açıcı bir gözlem çalışmasıyla bize açıklayacaktı. Evrende nereye bakarsak bakalım uzak galaksilerin hızla bizden uzaklaştığını tespit ederek bize evrenin genişlemekte olduğunu ve daha önceki bir zamanda bu cisimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu söylüyordu. Hubble’ın bahsettiği bu olay “Büyük Patlama” dediğimiz zamanda evrenin nasıl olageldiği konusunda bir başlangıçtı. “Büyük Patlama”yı başlangıç olarak ifade ettiğimizde Hawking bu noktada, zamanın başlangıcının daha önceki düşündüklerimizden çok daha farklı olduğunu belirtmemiz gerektiğini söyler. Değişmeyen bir evrende zamanda bir başlangıçtan bahsettiğimizde bu akıllara takılan başka soruları da beraberinde getirecektir. Anlaşılan o ki evrendeki varlığımızı gerçekleştirmeye başladığımız andan itibaren, olayların birbiriyle bağlantılı olduğunu görmekten hoşnut olmamız, evrenin ve dünyanın işleyişinin altında yatan düzeni anlamak adına daha birçok sorunun arkasında yatan nedenleri öğrenmek için bilgiye olan açlığımız ile birlikte çalışmalarımızın gerekçesi olmaya devam edecektir.

Oya GÜRHAN

Fizik Öğretmeni

KAYNAKÇA

Stephen Hawking “Zamanın Resimli Kısa Tarihi”