DUYURULAR
  • 1 Aralık 2021

    Bursluluk Başvurularımız Başladı!

    15-16 Ocak tarihlerinde okul bursluluk, 8-9 ocak tarihlerinde kurs bursluluk sınavlarımız bulunmaktadır. Bursluluk sayfamızdaki ilgili formları doldurarak başvurunuzu yapabilirsiniz. Bursluluk başvuruları için tıklayınız.

  • 1 Aralık 2021

    Aralık Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Aralık 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Kasım 2021

    Kasım Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Kasım 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Ekim 2021

    Ekim Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Ekim 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

  • 01 Eylül 2021

    Eylül Ayı Yemek Listemiz Yayınlandı!

    Yemek listelerimiz aylık olarak hazırlanır, velilerimiz ve öğrencilerimizle düzenli olarak paylaşılır. Eylül 2021 yemek listemizi buradan inceleyebilirsiniz.

DOĞRU STATÜ EĞİTİM KURUMLARI
YABANCI DİL EĞİTİMİ ve ÖĞRENİMİNDE TEKNOLOJİ KULLANIMI


  • 07 Kasım 2018

alt

Merhabalar;

Sizlere bu yazımda uzun akademik araştırma ve belgelerle değil, şahsen benim de dahil olduğum yabancı dil eğitim ve teknoloji kullanımı süreçlerini dair tecrübelerimi konuya uygun olarak ve kronolojik bir sırayla aktarmak istedim. Böylelikle teknoloji ve yabancı dil öğrenimi bağlantısını sizlere sunma imkanı bulabileceğimi düşünüyorum. Konuyla ilgili bilimsel araştırma ve bilgilendirici yazıları da izninizle bir sonraki yazıma bırakıyorum.

Tecrübelerimi aktarırken, siz sayın okurların da benimki ile benzer ya da farklı yönde yabancı dil edinme tecrübelerinizi hatırlamanızı isterim.

Ülkemizde Yabancı Dil Eğitiminde Teknoloji Kullanımı (1980’den Bugüne)

Kişisel İngilizce öğrenme serüvenim, 1980’lerin hemen öncesi, ortaokula başlayacağım yılın yaz tatiline denk gelir. Asker emeklisi babam, İngilizce öğretmeyi bana görev edinip adeta nefes almamacasına o yaz tatili boyunca her gün sabahtan akşama kadar o zamanki şartların en ileri ürünü sayılabilecek 6 kitaptan oluşan “A Direct Method English Course, E. Gatenby” üzerinden bana tüm eğitim hayatım boyunca lazım olacak kısmını öğretmiştir.

alt

Ortaokula başladıktan sonra bize verilen İngilizce müfredat kitaplarını takip edemediğimi, derslerde çok sıkıldığımı hatırlıyorum. İlkokulu Avustralya’da okuyup kesin dönüş yapan işçi bir ailenin oğlu olan sıra arkadaşım ise tamamen farklı bir şok yaşıyordu. Ders kitabımızda geçen gramer, kelime bilgisi ve diğer şeyler ile orada konuşulan İngilizce arasında malesef bir benzerlik bulamıyor ve zayıf notlar alıyordu. Ne yazık ki ortaokul boyunca kullanılan ders kitaplarımız, konu bütünlüğü, sistematik gramer, konu anlatımı olmayan ve akılda kalıcı örnekler veremeyen sıkıcı cansız kitaplardı. Televizyonun henüz tek kanal olduğu ve görsel ya da işitsel hiçbir materyal kullanılmayan, amatör çizimler ve bolca yazma tekrarlarından oluşan bir sistemden ibaretti. Hayatında İngilizceyi ilk kez o sistemde öğrenmeye çalışan birisi için oldukça verimsiz bir süreçti bence. Öğretmenlerimizin ise bu konuda haklarını vermek gerekir. Eğitim materyallerinin açıklarını kendi tecrübe ve özverileri ile kapatmaya çalışıyorlardı. 40-50 kişilik sınıflarda bunun ne derece başarılı olabileceğini lütfen sizler düşünün. Oysa ben, yine sadece kitaplardan oluşan başka bir sistemde, üç aylık yaz tatili bitiminde basit hikayeler okuyabilecek ve konuşabilecek seviyeye gelmiştim. Ne çok zeki ne de çok çalışkan bir çocuktum. Aksine babam zorlamasa belki bu kadarını bile yapamayacaktım.

Ortaokuldan mezun olduktan sonra askeri okul sınavlarına katıldım ve kazandım. İzmir’de lise hayatıma devam ettim. Yabancı dil ve teknoloji bağlantısını orada birebir yaşama şansım oldu. Dört yıl boyunca dil laboratuvarı, video kasetlerle film ve diziler izleme gibi dönemin en ileri imkanlarına sahip sistemlerle İngilizce seviyem biraz daha ilerledi. Fakat şu nokta hep dikkatimi çekti; yaş gereği video izleyerek, kasetten ders notlarını dinlemek her ne kadar ilginç gelse de öğretmenlerimizin sınıfta anlattığı dersler kadar kalıcı olmuyordu. Bizler o dönem kitap ve kasetlerden oluşan LADO serisini takip ediyorduk. Oldukça eğlenceli, akılda kalan ve sıkmadan gramer kuralları verebilen bir öğrenme sistemiydi. “Listening” (dinleme) ve “Speaking” (konuşma) becerilerimizi dil laboratuvarımızda pekiştiriyorduk. Değerli öğretmenlerimizin, sabırla yanlışlarımızı tek tek düzeltmeleri ve özenli anlatımları ile dolu dolu bir hazırlık sınıfı eğitimi almış olduk. Kimi zaman derslerimize katılan NATO subayları da misafir öğretmenler olarak “Speaking” becerilerimize katkıda bulunuyordu.

alt

Sonrasında 1990’da üniversite hayatım (İzmir, İngiliz Dili ve Edebiyatı), 1995 yılından itibaren de öğretmenlik hayatım başladı. Bu yıllar artık kişisel bilgisayar ve internet kavramlarının aniden ve çok yoğun bir şekilde hayatımıza girdiği dönemlerdi. Öğretmenliğimin ilk yıllarında Cambridge/Oxford serisi kitaplar, onların ses kasetleri ve arada video kaset kullanarak dersleri daha canlı kılmanın yollarını arıyordum. 1990’larda oldukça popüler olan bu sistemler, herhangi bir kursa, öğretmene gerek kalmadan kendi kendine çalışarak yabancı dil öğrenilebileceğini iddia etmekteydi. Ancak kendi yaptığım gözlemler ile durumun pek de böyle olmadığını gördüm. Bir hevesle başlanan ve aslında ciddi bir kazanım hedefi ile hazırlanan bu setler, öğrenci bir sorunla karşılaştığında cevap verebilecek muhatap bulunamadığı için tozlu raflarda yerini alıyordu. Bu konuya ekleyeceğim son örnek ise belki de en ilginç olanıdır ki bunu ayrı bir araştırma konusu olarak sizlere bir sonraki yazımda sunmak isterim. Temeli psikiyatrist Georgi Lozanov tarafından atılan ve “Suggestopedia” denilen belki de 90’ların en muhteşem sistemidir.

O dönem Türkiye’nin ithalat ve ihracatta güçlenmeye başladığı, serbest teşebbüsün önünün açıldığı ve dış dünya ile entegrasyonun en önemli konulardan biri olduğu bir dönemdi. Bu ruhla pek çok girişimci özellikle İngilizce öğrenme yarışına girişti. Ancak bir sorun vardı; hiçbir girişimci iş insanının yabancı dil öğrenmek için aylarca bekleyecek zamanı yoktu. İşte tam bu noktada Lozanov’un sistemi devreye girdi. (Bu da kendince başarılı bir girişimcilik örneğidir.) Bu sistem en fazla iki ay gibi bir zamanda oldukça yüksek seviyede İngilizce öğrenme garantisi veriyordu. Fakat kurs ücretleri çok pahalıydı, eğitmenlerin özel bir sertifikasyona ve formasyona sahip olmaları gerekiyordu. Esas olarak sistem ders çalışma ve öğrenme yerine, öğrencinin dingin bir atmosferde kendini akışa bırakıp hatırında kalanlarla İngilizce öğrenmesine dayanıyordu.

Yıllarca gramer ezberi, tekrar tekrar yazma alıştırmaları ve tekdüze konuşma kalıplarını cansız bir şekilde söylemeye alışmış genel kurs mantığının çok dışında olan bu sistem, maalesef ancak bir iki yıl verimli şekilde uygulanabilmiştir. Sonrasında piyasaya hakim olan, daha fazla para kazanma hırsına kurban giderek verilen yanıltıcı ilan ve reklamlarda adı “Uykuda İngilizce Öğrenme / Mucize Yöntem / Üç günde İngilizce” gibi oldukça yanlış biçimde anılmaya başlanmış ve zamanla ortadan kalkmıştır. O dönem edindiğim sonuç; teknoloji kullanımının, ehil olmayan ellerde ve sadece para kazanma mantığıyla eğitime, özellikle yabancı dil öğrenirken her seferinde farklı bir sistemle sonuca gitmeye çalışan ama hüsrana uğrayan öğrencilere nasıl zarar verdiğiydi.

İzninizle bu noktada dünyaca ünlü bilim insanımız Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun bir tespitini eklemek isterim. 2002 yılında yayımlanan “Bye Bye Türkçe, Otopsi Yayın Evi 2000” adlı eserinde, rahmetli hocamız eğitim hayatımız boyunca bitmek bilmeyen yabancı dil öğrenme ve eğitim karmaşasına pratik bir çözüm sunmuş, bir yaz tatili süresinde temel kuralları öğrenilebilecek böyle bir dilin nasıl olup da seneler boyunca öğrenilemediğine dikkat çekmiştir. Birkaç yılda bir yapılan sistem değişiklikleri, okullarda uygulanan farklı müfredat içerikleri gibi sebeplere de dikkatimizi çekmiştir.

2000’li yıllar, cep telefonları, daha hızlı ulaşılabilir internet ve neredeyse sonsuz kaynaklar… Evinizden hiç çıkmadan, çalışma masanızda ve hatta koltuğunuzda otururken tüm bilginin ayağınıza kadar gelmesi… Kulağa hoş geliyor değil mi? Dile kolay, sanki yıllarca bu günleri bekledik. Tek bir tuşa basarak ayağımıza kadar gelen eğitim ve eğitmenler, sanayide ve sınırlı da olsa evlerde kullanılan robotlar, tekrar tekrar izleyebileceğimiz video dersler ve daha nicesi… Tüm dünyada bunlar olup biterken bizde de durum farklı değildi elbette. Öyle ki 1999 yılı yapımı “Matrix” filmini izleyip insanlara her türlü fiziksel ya da zihinsel becerinin anında yüklenebileceğini gördükten sonra İngilizce eğitiminde çıta ve beklenti kendiliğinden yükselmiş oldu. Her geçen gün karşılaştığımız yenilikleri ve teknolojileri büyük bir sevinçle kucakladık. Önceleri bin bir zahmetle kağıt üzerine kalemle yazan parmaklarımız, birden iki boyutlu cam ekranların yüzeylerine yazmaya alıştı. Sonraki nesiller ise cep telefonu, internet, tablet bilgisayar ortamının içine doğdular ve onların toplumu ve normali bu teknolojik aygıtlar oldu.

Eğitimde Teknolojiyi Ne Kadar Doğru Kullanabiliyoruz?

Eğitimin tablet ve bilgisayar gibi teknolojik materyallerle olup olamayacağı bir süredir tartışılıyor. Akıllı tahtalar mucizevi cihazlar gibi tanıtıldı. Akıllı telefonlar ve daha birçok cihaz için programlar, uygulamalar geliştirildi. Milyonlarca insan bir zamanlar yine mucize vaat eden kasetli İngilizce setleri gibi uygulamalarla artık kursa ve okula ihtiyaç duymadan yabancı dil öğrenmenin peşine düştü. Fakat ortada küçük bir problem vardı. Bu saydığımız teknolojilerin hepsi elektrik enerjisi ile çalışıyor; yani batarya bittiğinde ders de otomatik olarak bitiyor ya da yarım kalıyor. Ayrıca tablet, akıllı telefon, bilgisayar monitörü gibi cihazlardan yayılan ışın yüzlerimize adeta nur inmiş görüntüsü verirken odaklanma sürelerimizi de ciddi anlamda düşürüyor. En iddialı ve azimli öğrenci bile bu cihazları kullanırken maksimum bir iki saat içinde gözyaşları içinde ders izlemeye çalışıyor.

alt

Günümüzde öğrencilerimizin doğdukları andan itibaren son teknolojinin sunduğu imkanlar tarafından kuşatıldıkları düşünüldüğünde, yabancı dil öğrenme ve öğretmek için bu imkanlardan faydalanmak elbette akıllıca olur. Uzmanlara göre birey, beyin dış uyaranlar tarafından özellikle göze ve kulağa doğrudan hitap edebilen cihazlarla ne kadar uyarılırsa, öğrenme o kadar kalıcı olur. Zaman ve mekan sınırlamalarından bağımsız, öğrencinin dilediği anda elinin altında bulunan her türlü eğitim öğretim temalı programın kullanılmasına sonuna kadar katılıyorum. Ancak öğrenme davranışlarımızın ve kişisel farklılıklarımızın henüz teknolojik olarak ayırt edilemediğini düşünüyorum. Bu da ortaya çıkan programların çok fazla seviye ya da bireysel farklılıklar gözetilmeden kullanılması ve sonucun çok tatmin edici olmaması anlamına gelmektedir. Şu noktayı da gözden kaçırmamak gerekir; bir dili öğretmenin amacı o dili aktif olarak kullandırabilmektir. Yani bir anlamda farklı kişilerle sosyalleşebilmeyi sağlamaktır. Sadece sınıftaki kısıtlı ortamda o dili konuşmaya çalışıp gerçek hayatta bununla teması kesmek, bir şeylerin yanlış gitmekte olduğunun işaretidir. Çünkü dil demek anlaşmak ve uzlaşmak için bir araç demektir ve bunu en etkili kullanımı da yüz yüzeyken başarılı olmaktadır. Şu an geldiğimiz noktada çoğu eğitim kurumu ders esnasında cep telefonu kullanımını yasaklamaktadır. Okullarda adeta soyut okul ve sosyal çevre hüküm sürmektedir. Son zamanlarda aşırı kullanıma bağlı internet, cep telefonu bağımlılığı tedavilerinden ve yaşam kalitesi etkilenen insanlardan bahsediyoruz. Çıtasını çok yükselttiğimiz teknolojik cihazlar beraberinde beklenmedik sorunları da getirdi. Bilgisayar korsanlığı, sosyal medya dolandırıcılığı, intihal alanında patlama ve benzer birçok örnek hala çözüm beklemekte. Bu teknolojileri denetimsiz kullanmaya çalışan yetişkin olmayan kullanıcıların maruz kalabilecekleri diğer tehlikelerin örnekleri ise daha acı malesef.

Aya giden ve dönen ilk astronotların paylaştığı bilgilere göre, kullandıkları bilgisayarın kapasitesi en ilkel bilgisayarların kapasitesi kadardır. Ancak seyahatin neredeyse çoğunda uzay aracı elle kumanda edilmiştir… Teknolojide kullanılan pil, batarya, enerji kaynağı bitebilir ancak insanoğlunun hayal gücü, başarma azmi ve beyninin enerjisi hiçbir zaman tükenmez. Yeter ki bilgili ellerde doğru yönlendirilsin ve bıktırılmasın. Mısır piramitleri bilgisayarla yapılmadı. Einstein, ünlü Görelilik Teorisi’ni kara tahta başında günlerce tebeşirle silip yazarak geliştirdi. Leonardo Da Vinci bugün kullandığımız pek çok son teknoloji ürünün öncüllerini kağıt ve mürekkep kullanarak tasarladı.

alt

Çağın gereklerine ulaşabilme serüvenimizde, teknolojinin etkisi ve gerekliliğini inkar edemeyiz. Özellikle teknolojinin ürettiği nesillere ana dillerinden başka bir dili öğretebilmek için başarma azmimiz ve hayal gücümüzden çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Einstein, Leonardo Da Vinci gibi tarihte iz bırakan birçok insana günümüz teknolojisi sunulsaydı eğer yaşayabileceğimiz geleceği hayal edebiliyor musunuz?

Günlerinizin hep aydın olması ve bir sonraki yazıda yeniden görüşebilmek ümidiyle…

Ali Tüker

İngilizce Öğretmeni